Beni anlamıyorsun.

Bir ilişkide belki de en sık duyduğumuz cümlelerden biri.

Eşimize söyleriz. Çocuğumuza söyleriz. Bazen annemize, kardeşimize, arkadaşımıza... Hatta bazen içimizden geçiririz ama söylemeyiz:

Keşke biri beni gerçekten anlasa.

Peki gerçekten ne istiyoruz? Karşımızdaki kişinin bizimle aynı fikirde olmasını mı? Haklı olduğumuzu kabul etmesini mi? Yoksa biraz daha başka bir şey mi?

Belki de çoğu zaman söylediğimiz şey şudur:

Benim yaşadığım şeyin sende bir karşılığı olsun istiyorum.

Anlaşılmak, haklı bulunmak değildir

Bir insanı anlamak, onunla aynı düşünmek anlamına gelmez. “Senin yerinde olsam ben de böyle hissederdim.” demek zorunda değilsiniz.

Bazen karşımızdaki kişinin yaptığı şeyi doğru bulmayabiliriz. Hatta onun verdiği karara katılmayabiliriz. Ama yine de onun duygusunu anlayabiliriz.

“Bunun seni neden kırdığını şimdi daha iyi anlıyorum.” demek başka bir şeydir. “Sen haklısın.” demek başka.

İlişkilerde bu ayrım oldukça önemlidir. Çünkü çoğu zaman karşımızdaki bizden onay değil, temas bekler. Duygumuzun karşı tarafta bir yere değmesini...

Bazen çözüm değil, önce anlaşılmak isteriz

Bir yakınımıza bir sorun anlattığımızda karşı taraf hemen çözüm üretmeye başlayabilir.

Bunu kafana takma.

Sen de şöyle yapsaydın.

Boş ver.

Ben sana ne yapacağını söyleyeyim.

Niyet çoğu zaman kötülük değildir. Hatta tam tersine, yardım etmek ister. Ama bazen ihtiyacımız çözüm değildir. Çünkü henüz çözüm arayacak yerde değilizdir. Önce birinin yanımızda durmasına ihtiyacımız vardır.

Evet, bu gerçekten zor olmuş.

Böyle hissetmen anlaşılır.

Bunu yaşarken yalnız kalmış gibi hissetmiş olabilirsin.

Bazen birkaç cümle, uzun uzun verilen tavsiyelerden çok daha iyileştirici olabilir. Çünkü insan bazen probleminin hemen çözülmesini değil, problemiyle birlikte görülmeyi ister.

“Beni anlamıyorsun” bazen “Beni görüyor musun?” demektir

İlişki araştırmalarında kişinin karşısındaki tarafından anlaşılmış, önemsenmiş ve ihtiyaçlarına duyarlı olunmuş hissetmesi “algılanan partner duyarlılığı” (perceived partner responsiveness) kavramıyla ele alınıyor.

Bu yaklaşımda mesele yalnızca karşımızdaki kişinin bizi gerçekten ne kadar doğru anladığı değil; bizim onun tarafından anlaşıldığımızı hissedip hissetmediğimizdir.

Araştırmalar, anlaşılmış ve önemsenmiş hissetmenin yakın ilişkilerde ilişki kalitesi ve doyumla bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Hatta ilginç olan şu: bazen bir insan bizi gerçekten anlamış olabilir ama biz bunu hissetmeyebiliriz. Bazen de karşımızdaki bizi tam olarak anlamamış olsa bile, bizi anlamaya çalıştığını hissettiğimizde ilişkide daha güvende hissedebiliriz.

Yani ilişkilerde sadece “Beni anladı mı?” sorusu değil, “Beni anlamaya çalıştığını hissediyor muyum?” sorusu da önemlidir.

Peki neden anlaşılmadığımızı hissettiğimizde bu kadar inciniyoruz?

Çünkü anlaşılmak, yalnızca iletişimle ilgili bir ihtiyaç değildir. Bir bakıma “Senin iç dünyan benim için önemli” mesajını da taşır.

Bir şey anlattığımızda karşı taraf telefonuna bakıyorsa... Sözümüzü sürekli kesiyorsa... Duygumuzu küçümsüyorsa... Hemen kendisini savunmaya geçiyorsa... Ya da söylediklerimizi kendi deneyimiyle karşılaştırıyorsa... bir süre sonra yalnızca “beni dinlemiyor” demeyiz.

Ben onun için önemli değilim.

İşte kırgınlığın derinleştiği yer çoğu zaman burasıdır. Çünkü mesele artık anlatılan olay değildir. Mesele, ilişkinin içinde kendimize biçtiğimiz yerdir.

Bir tartışmanın altında başka bir cümle olabilir

Çiftler bazen aynı konu üzerinde tekrar tekrar tartışırlar. Para. Ev işleri. Çocuklar. Aileler. Telefon. İlgi. Zaman...

Dışarıdan bakıldığında tartışmanın konusu bunlardan biri gibi görünür. Ama bazen tartışmanın altında başka bir soru vardır:

Ben senin için önemli miyim?

Beni gerçekten duyuyor musun?

Benim duygularım senin için önemli mi?

Ben senin yanında güvende miyim?

Bu nedenle bazı tartışmalar çözüme kavuşsa bile benzer biçimde tekrar eder. Çünkü çözülen şey konu olabilir; ama ilişkisel ihtiyaç duyulmamış olabilir.

Nitekim araştırmalar, çatışmanın ilişki doyumuna verdiği zararın, kişinin partneri tarafından anlaşılmış hissetmesiyle önemli ölçüde değişebildiğini gösteriyor.

Peki biz nasıl daha iyi anlayabiliriz?

Belki ilk adım, cevap vermeden önce biraz daha uzun dinlemektir. Hemen kendimizi savunmadan... Hemen çözüm önermeden... Hemen kendi hikâyemizi anlatmadan... Şöyle bir soru sormak:

Senin için bunun en zor tarafı neydi?

Ya da:

Bunu yaşarken ne hissettin?

Benden o anda neye ihtiyacın vardı?

Ve belki en önemlisi:

Seni doğru anladığımdan emin olmak istiyorum. Şunu mu demek istiyorsun?

Çünkü iyi iletişim her zaman güzel cümleler kurmak değildir. Bazen karşımızdaki insanın dünyasına, onu hemen düzeltmeden kısa bir süreliğine girebilmektir.

Bir de kendimize sormamız gereken bir soru var

“Beni anlamıyorsun” dediğimizde, gerçekten karşımızdaki insanın bizi anlamasını mı istiyoruz? Yoksa onun bizimle aynı fikirde olmasını mı? Bu ikisi aynı şey değil.

Bazen anlaşılmak istiyoruz ama aslında istediğimiz şey haklı bulunmak. Bazen de haklı olduğumuzun kabul edilmesinden çok daha derin bir şeye ihtiyacımız var:

Duygumuzun görülmesine.

Belki de ilişkilerde ihtiyaç duyduğumuz en temel şeylerden biri budur. Her konuda aynı düşünmek değil. Her duyguyu çözmek değil. Her problemi ortadan kaldırmak değil.

Farklı olduğumuz halde birbirimizin iç dünyasına ulaşabilmek.

Çünkü insan bazen birinin kendisini değiştirmesini istemez. Sadece karşısında duran kişinin şöyle diyebilmesini ister:

Seninle aynı düşünmüyor olabilirim. Ama seni anlamaya çalışıyorum.

Ve belki gerçek yakınlık tam da burada başlar. Çünkü anlaşılmak; “Benim gibi düşün.” demek değildir. Bazen sadece:

Benim dünyama biraz yaklaş.

Bu konuda konuşmak ister misiniz?

Yazıda anlatılanlar size tanıdık geldiyse, birlikte konuşmak için bir adım atabilirsiniz.

Randevu Al WhatsApp'tan Yazın